18.09.2015, 01:23

Çağın Okçular Tepesi: Mescid-i Aksa

Dünyanın bizi avuçlarına alıp iradesiz bıraktığı zamanlarda direneceğimiz, kalbimizdeki putları kırıp o eşsiz ipe sarılacağımız bir derdimiz olmalı sevgili dost.. Yaşadığımız şehrin en yüksek noktasından bakarken uzaklara, yıllar yılı toplumu ayakta tutan değerleri, ilkeleri ve idealleri hatırlatan bir şeyler olmalı. Ve fetih şehri İstanbul’dan yeryüzüne uzanan o aşkın ruhu okumalıyız Kudüs’ün gözlerinde..

Bir derdimiz var değil mi..? Mescid-i Aksa ağlarken gülemeyiz biz.. Bosna’nın feryadı duyulurken Çanakkale’den, Kahire’de meydanlarda direnirken insanlık ve çaresizlik denizinde sığınacak liman arayan mazlumlar ölüyorken, biz başka dertlerden bahsedemeyiz. “Her şeyi Allah’a söyleyeceğim” diyen beş yaşındaki Suriye’li çocuğun, kıyıya vuran mülteci Aylan’ın derdiyle hemhâl olmak bize yalnızca insan olduğumuz hatırlatır. Öyle çok ihtiyacımız var ki buna; imajın, paranın peşinde koşan geleceğe dair umudu, ümmete dair bir davası olmayan insanlar sebepsizce yaşıyor modern zamanda. Dertsizlik en büyük derdimiz aslında ama onu başka zaman konuşalım..

Büyüdükçe değişiyor her şey. Çocuksu masumiyetin penceresinden görünen hayatın yükü giderek artıyor. Sanal dünyalarına kapanmış, bırakın başkasını çoğu zaman kendi hayatını ve geleceğini dahi dert edinmeyen dijital çocuklarla karşılaşıyoruz çevremizde. Onlar adına ciddi bir endişe duyuyorum. Akleden, düşünen ve sorgulayan bir neslin tek tipleştirilip teknolojinin, paranın ve belki de kariyerin kölesi haline getirilmesi hepimiz için ciddi bir sorun. Peki ‘ne yapmalı’ sorusunu soralım hemen. Onları özgürleştirdiğini iddia ederek modern köleler haline getiren bu sistemi bir kez daha sorgulayalım. Bugün Afrika’nın herhangi bir ülkesine giderken yanınızda hediye şekerler götürseniz çocuklar birer tane alır ve onu dahi başkalarıyla paylaşmak isterler. Elindeki hediyeyi ‘benim’ diye sahiplenip hep daha fazlasını istemezler. Yokluğun bedelini ödemiş olmak infak bilinci kazandırmış onlara. Çözüm noktasında adanmış çocuk yetiştirmeyi önemsiyorum. Zira Mescid-i Aksa’nın avlusunda futbol oynayan çocukların dünya gibi bir dertleri yok. İsrail askerlerine karşı her zaman ve mekanda direnebiliyorlar. Bedeli ödenmiş bir imanla haykırabiliyorlar hakikati. Fakat bu azim ve cesaret bizim çocuklarımızın gözlerinde yok. Oysa ki herkesin hayat duvarlarında asılı bir Kudüs bilinci olmalı..

Siyonist askerler karşısında dik duran anneler ömrünü kutlu bir davaya adayan çocuklar yetiştiriyor. “Çünkü anne, bir çocuktan bir Kudüs yapar” diyor şâir. Hanne’nin Meryem’i adayışı, yürekleri fetheden bir neslin yetişmesi için oldukça önemli bir örnek. Bizler varlığını Rabbine adayan ve yalnız O’nunla teselli olan bir medeniyetin mensuplarıyız. Bu konuda hiçbir zaman ümitsiz bir tablo çizmek istemem ama gerçek şu ki; istediği marka alınmadı diye ağlayan, kardeşi ile hiçbir şeyi paylaşamayan ve kainatı, Kitab'ı okumayan çocukların büyümesi hepimizin derdi olmalı. Selahaddin Eyyubî’yi tanımayan, yaşadığı coğrafyanın tarihinden bîhaber ve bu toprakların yarınlarına dair bir sevdası olmayan nesle aşina değiliz.

Hayatta imtihan olduğumuz, tercih yapmak zorunda kaldığımız anlar olmuştur. Bu bağlamda Mescid-i Aksa’yı çağın okçular tepesi olarak görüyorum. Onlarca Filistinli taş atarak savunuyor inandığı değerleri. Biliyoruz ki oraya yapılan çirkin saldırılarla, bizi Suriye’ye dönüştürmek isteyenlerin terör üzerinden yaptıkları aynı kaynaktan beslenir ve aynı hedefe yürür. Bugün Türkiye’de yaşanan terörizmin arka planında toplumun teröre karşı verdiği reaksiyon önemli bir mihenk taşıdır. Kutuplaşan bir toplum mu dizayn ediliyor yoksa bir ve beraber olan, tahriklere kapılmayan kitlelerin dik duruşuyla mı karşılaşılıyor? Görünen o ki tarih boyunca milli duruşundan taviz vermeyen aziz milletimiz, yeniden çağlara uzanan medeniyet algısıyla hakikatten yana oluyor. Birbirini suçlayan ama çözüme dair bir tek önerisi olmayanlar asla kazanamaz. Teröre karşı tek ses mitingleri ve particiliğin geride bırakılıp ortak değerler ışığında düzenlenen sivil toplantılar bunu bir kez daha gösteriyor.

Şehirlerin de hayatımızda müstesna bir yeri olmalı. Kudüs’ün zulüm altında oluşu İstanbul’u ayağa kaldırmalı. Halep’te her şeyini kaybeden annenin yanan yüreğine Diyarbakır’ın anneleri su serpmeli. Unutmayalım ki ırkçılığı, sloganik milliyetçiliği ve önyargıyı bir kenara bırakıp ortak ilkeler ışığında, insana İbrahimce yaklaşırsak yarına dair umudumuzu ancak bu şekilde diri tutabiliriz..

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@