22.12.2020, 11:11

Sera ile atölye arasındaki fark

Yeni kitapları Ketebe Yayınları arasından çıkan dostum Cemal Şakar, sanatla ilgili yazılarımı, temaları ve tezleri itibariyle kendisiyle istişare ettiğim, ilgili eleştirilerini önemle dikkate aldığım biridir.

İslam sanat idaraki/oluşumu esasında burada kaleme aldığım hemen her yazıyla birlikte, beni Müslüman sanatlarının bugünkü sorunlarına da acien eğilmeye çağırır. Haklıdır, çünkü bu manada neyi nasıl konuşuyor olursak olalım, neticede bunları, mevcut melez bilinçten ve dolayısıyla yaralı dirakten kurtulmak ve kendi şimdimizi doğru inşa etmek adına yapıyoruz.

Fakat bu sadece yazmakla sağlanamaz. Sanatsal planda son üç yüz yılda oluşmuş mesnetsiz, yanlış mesnetli ve haliyle kirli alışkanlıkları değiştirecek eş-zamanlı ve kurumsal bir talim ve terbiye de gerekiyor.

Geçen hafta BİKSAD’a yaptığım ziyarette bunu daha müşahhas olarak farkettim. Bu sütunda yayımlanmış olan 30 Ocak 2013 tarihli yazımı küçük tashihlerle buraya aktararak, hem sanatın bugününe gelmenin gerektirdiği zorunlu şartları, hem de bu bahiste BİKSAD’ın değerini/farkını tekrar vurgulamaya ihtiyaç duyuyorum:

“Sera ile atölye arasındaki fark!

“Derneklerin, vakıfların, mahalli idarelerin geleneksel sanatların canlandırılmasına mahsus çalışmalarını ilk planda olumlu değerlendirmek durumundayız.

Çünkü atıl bir iş gücünün zevke bağlı olarak harekete geçirilmesi ve bu sayede unutulmaya yüz tutmuş zanaatların tekrar kültürel hayata kazandırılması, ciddiye alınması gereken bir çabadır.

Böylelikle çocuklarını okutmuş, başgöz etmiş ve yalnızlaşmış kadınların hayata tutunmaya devam edecekleri bir ortam oluşturulduğu gibi, yapacak daha iyi işleri olmayan genç kızların bir şeyler üretmenin keyfiyle boş zamanlarını dolduracakları bir ortam da doğurulmuş olmaktadır.

Buradan baktığımızda konuyla ilgili bir problem görülmüyor hatta ilgililerinin “on yılda on bin sanatçı yetiştirdik” şeklindeki rapor kayıtları da ciddi bir veri olarak

tarihin bağrına yazılmış olunuyor.

Olunuyor olunmasına da işte şu “on bin sanatçı meselesi” biraz problem çıkartıyor.

Hatırlarsanız yanlış planlamaydı, sosyal ve eğitimsel zorunluluktu filan derken seksenli yıllarda özellikle ziraat alanında bir mühendis patlaması yaşanmıştı.

Öyle bir patlama ki, mühendis oğlu için iyi bir aile kızına dünürcü gidene, kız babaları “sizin oğlan essah mühendis mi, yoksa ziraat mühendisi mi” diye sorar olmuşlardı.

Şimdi de kimi idarecilerin şu “on bin sanatçı” övünüşleri yüzünden aynı şey tersinden yaşanmaya başlanmak üzere. “Bizim kız sanatçı oldu” diyene, “essah sanatçı mı yoksa atölye sanatçısı mı?” diye sorulması da giderek kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.

Bu tarz bir sanatçı olmanın geleneksel sanatlarımızdaki icazet müessesesiyle bir ilgisi yok. Yılın belli dönemlerinde açılan atölyelere, kurslara düzenli olarak katılmanız ve oradan ille de bir tören eşliğinde sertifika almanız kendinizi sanatçı olarak takdim edebilmeniz için yeterli.

Konu artık buraya dayandığı için takkemizi önümüze alıp düşünmemiz gerekiyor.

Geleneksel sanatlarımızı canlandıracak yapıları oluşturmak ve o sayede onları geleceğe taşıyacak insanlar yetiştirmek gerçekten önemli ama bunu Özal zamanında milli bir modaya dönüşen malum “okuma-yazma seferberliğindeki mantıkla yapmak doğru mudur?” diye de sormamız gerekiyor.

Belli ki şimdiye kadar bunu sormamışız. Bu yüzden şimdi sanatçı enflasyonu konuşuyoruz.

“Geleneksel el sanatları” yerine “hat ve kitap sanatları” kavramını esas alarak konuyu hat, minyatür ve ebru ile sınırlandırdığımızda özellikle bu üç sanatın, el yeteneğinin geliştirilmesinden çok daha fazla, bunlara özgü bir ahlakın edinilmesiyle kazanıldığını söylememiz gerekir.

“Bunlara özgü ahlak” derken hat sanatını esas alarak ne kastettiğimi arz edeyim: Hat sanatında ısrarlı iseniz, hafız değilseniz bile en azından bir hafız kadar Kur’an’a vakıf olmanın gayreti içinde olmalısınız. Bu sanatta Kur’an’ın tümünü değil, belli kelimelerini, ayetlerini esas alacağınız ve dolayısıyla onunla Furkan olarak irtibat kuracağınız için, hem bu irtibatın edebini hem de Furkan’daki incelikleri; harflere mahsus özel dili, İslam yazısını ve istifini bilme azim ve gayretini kuşanmanız gerekir.

Söz konusu talim ve terbiyeyle, bu tarz bir bilmenin yolu ise atölyeden değil, camiden, kürsüden, kütüphaneden ve ömrünü bu işe vakfetmiş gerçek icazet sahibi bir hattatın rahlesinden, maddi ve manevi terbiyesinden geçer.

Ama bunu öğrenebilmek için sanırım öncelikle sera ile atölyenin / işliğin farkını öğrenmek gerekiyor.”

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@