Recaizade Mahmut Ekrem kimdir? İşte eserleri ve hayatı...

Recaizade Mahmut Ekrem Tanzimat Dönemi edebiyatının tanınmış yazarlarındandır. Yine en çok bilinen eserlerden olan 'Araba Sevdası'nı kaleme almıştır. İşte Recaizade Mahmut Ekrem'in hayatı...

Edebiyat 29.07.2021 - 16:46 29.07.2021 - 16:53

Recaizade Mahmut Ekrem kimdir? 

İstanbul'da Vaniköyü'nde doğdu. Babası Mehmet Şakir Recaî Efendi, Tanzimat'ın ilk yıllarında "Takvim-hane Nazırlığı" yapmış; şair, hattat, tarihçi olan kültürlü bir insandır. Recaî Efendi'nin soyu Balıkesir'in Kepsut nahiyesindendir ve ailenin bilinen en büyük atası yeniçeri ağalığına kadar yükselmiş Selim Ağa'dır. Recaî Efendi, soyu Gazi Timurtaş Paşa'ya kadar uzanan ve o dönemin köklü ailelerinden birinin kızı olan Rabia Adviye Hanım ile evlenmiş ve bu evlilikten ikinci çocuk olarak Ekrem dünyaya gelmiştir.

Küçük Ekrem, Arapça ve Farsçayı babasından öğrendi. İlk öğrenimine de "Bayezıt Rüşdiyesi'nde başladı, "Mekteb-i İrfan"ı bitirdi (1858). Ardından "Harbiye İdadîsi"ne verildiyse de hastalanarak bu okuldan alındı ve Hariciye Mektubî Kalemi'ne yerleştirildi (1862). Burada Fransızcayı öğrenirken edebiyata da merak sardı, Namık Kemal'i tanıdı, onun yanında "Encümen-i Şuarâ" toplantılarına katıldı.

İlk yazılarını Tasvîr-i Efkâr, Terakki, Hakayıku'l-vekayi adlı gazetelerde yayımlamaya başladı; Kemal Avrupa'ya giderken Tasvir-i Efkâr'-in yönetimini o üstlendi. Artık edebî çevrede adını duyurmaya başlamıştı.

İlk kitabı Afife Anjelik ile yayın hayatına girmiş oldu (1870). İlk şiir denemelerinden yaptığı bir derlemeyi Nağme-i Seher (1871) adıyla bastırdı; bunu Yâdigâr-ı Şebâb (1873) izledi. Aynı yıl Chateaubriand'dan çevirdiği Atala (1872) adlı romanı, piyes haline getirdi. Vuslat'ı yazdı (1874), Silvio Pellico'dan Mes Prisons'u çevirdi (1874). Bu yayınları ona haklı bir şöhret kazandırdı ve Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Okulu)'ye hoca oldu. Burada okuttuğu ders notlarını Talîm-i Edebiyyat adı altında bastırdı (1879). Bu yıllarda edebî faaliyeti oldukça verimlidir, arka arkaya üç Zemzeme (1883,1884,1885)'yi yayımladı. Bunları da Takdîr-i Elhan (1886) ile Tefekkür (1886) izledi. III. Zemzeme'nin önsözü ile Takdîr-i Elhan'nın çıkışı edebî çevrede, özellikle Muallim Naci tarafından tepkiyle karşılandı, Naci ağır tenkitlerde bulundu. Karşılıklı yazışmalar onu biraz hırpaladı ve edebî çevreden uzaklaştırdı. Bu arada yeni doğan oğlu Mehmet Nijad onu bir parça olsun avutuyordu. Öte yanda memuriyet hayatı da ilerlemişti. Bir ara Trablusgarb'a gidecek bir komisyona başkan oldu. O görevden dönerken Malta üzerinden Avrupa'ya gizlice kaçmak hevesine kapıldı. Malta'dan istanbul'a getirtilerek, Büyük Ada'ya maaşlı, izinli olarak gönderildi.

Edebiyatla da pek ilgisi yok gibidir. Kendince hikâye denemelerine girişti. Saime, Muhsin Bey bu yılların ürünüdür. Edebî çevreden uzaklaşmasının bir sebebi de, Namık Kemâl'in ölümü ve Hâmit'in sürekli yurt dışında görevli oluşudur. Bu iki güçlü yeni edebiyat destekçisinden mahrum kalan şair, yeni bir edebî çevre yaratma çabasına girdi. İki eski öğrencisi Ahmet ihsan ile Tevfik Fikret'i tanıştırdı ve Ahmet İhsan'ın çıkarmakta olduğu Servet-i Fünûn'u Fikret'in liderliğinde bir edebiyat dergisi haline getirdi. Eski şiir geleneğine karşı yeni bir cephe kurmanın huzuru içinde, Araba Sevdası adlı romanı, bu hareketin başladığı Servet-i Fünun dergisinin 256. sayısından başlayarak tefrika ettirdi (Şubat 1896).

Servet-i Fünûn hareketinin sonrasında Ekrem'i edebî çevrede pek göremeyiz. O, bu yıllarda pek sevdiği oğlu Nijad ile Büyük Ada'da mutlu bir hayat sürmektedir. Ne var ki bu mutluluk uzun sürmedi. Nijad'ın ölümü (1 Mart 1898) ona büyük bir darbe oldu ve şair bir tür inzivaya çekildi. Bu durum, II. Meşrutiyete kadar sürdü. II. Meşrutiyetin ilânı ile ilk kurulan Kâmil Paşa kabinesinde "Evkaf Nazırlığı" teklif edildiyse de o, bu görevi kabul etmedi. İkinci kurulan hükümette "Maarif Nazırlığı" söz konusu oldu, onu da istemedi ve bunun üzerine "A'yân Âzalığı"na getirildi (28 Kasım 1908), ölünceye kadar da bu görevde kaldı. Ekrem, 31 Ocak 1914 günü sabaha karşı vefat etti ve 15 yıldır hasretini çektiği Nijad'ının yanına Küçüksu Mezarlığına gömüldü.

Recaî-zade M.Ekrem, Şinasi ile başlayan ve Namık Kemal ile önemli gelişmeler kaydeden Türk edebiyatının değişme ve gelişmesinde emeği geçen şahsiyetlerin başında gelir. O, ustalarının attığı ilk adımları, iyi kavramış ve değerlendirmiş bir sanatçı olarak, Abdülhak Hâmit ile birlikte, dönemin ikinci yarısında, yeni bir edebî zevk ve anlayış ile edebiyatımıza değişik bir çehre ve yön kazandırmasını becerebilmiş bir yetenektir.

Ekrem'in edebiyatımızda en önemli yeri nazariyatçı oluşudur. O, "Mekteb-i Mülkiye"de başlayan hocalığı ile, bu okulda okutulmak üzere kaleme aldığı Ta'lim-i Edebiyyat adlı eserinden başlayarak, III. Zemzeme adlı şiir kitabı için kaleme aldığı önsözde, Menemenli-zade Mehmet Tahir'in Elhan adlı şiir kitabını değerlendirmek için yazdığı Takdir-i Elhan'da, Pejmürde'de ve yeni yetişen gençlerin eserlerine yazdığı takrizlerden oluşan Takrizat'ta sanat ve edebiyat üzerine olan görüşlerini ve düşüncelerini genişçe vermeye çalışmıştır. Gerek bu yazıları ve gerekse Mülkiye'deki hocalığı ile edebî çevrede "üstad" olarak tanınan ve anılan şair, edebiyat ve şiir üzerinde değerlendirmeler yaparken batılı yazarlardan büyük ölçüde etkilenmiş, yeni yetişenleri de o anlayışla yönlendirmeye çalışmıştır. Özellikle Boileau (1636-1711)'nun AH Poetique adlı eserinden etkilenmesini, bu eseri Hâmit ile Menemenli-zade Tahir'e tavsiye etmesinden anlıyoruz. Buna E. Lefranc'ın Theorique et Pratique de Litterature adlı eseri de eklenebilir. Öte yanda, Lamartine, Victor Hugo, Chatiaubriand gibi romantiklerin de onun sanatının oluşmasında önemli rol oynadığını kaydetmek gerekir.

Ekrem, sanat eserinin olgunluğunda tek unsur olarak "güzellik"i görür. Edebiyatta ve özellikle şiirde bu güzellik unsurunu yaratacak olan da muhteva güzelliği ile üslûp güzelliğidir. "Düşünce, duygu ve hayal" güzelliğinin, üslûp güzelliği ile uyuşması vebütünleşmesi, edebî eserin güzelliğini yaratmış olacaktır. Böylelikle edebî eseri kendi içinde bir bütün olarak değerlendiren yazar, batılı bir tavır ile karşımıza çıkmış olur.

O, bu yolda değerlendirmeler yaparken değişik edebî türlerde de gücünün yettiği ölçüde eserler kaleme almıştır. Şüphesiz bu edebî türler içinde şiir, ilk sırayı almaktadır. Eski şiir tarzının daha çok şekil üzerindeki değişmelerine örnek olabilecek nitelikte şiirlerinden oluşan Nağme-i Seher'den sonra şair, Yâdigâr-ı Şebâb ile muhtevada bir yeniliğe yönelmiş gibidir.

Zemzeme'lerde ise gerek muhteva gerek söyleyiş bakımından onun, yeni bir anlayışla karşımıza çıktığı görülür. "Zerrattan şumusa kadar her güzel şey şiirdir" (Takdîr-i Elhan, s. 9) diyen şair, şiirde konu zenginliği yaratmış; Tanrı, tabiat, insan üçgeni içinde yeni temlere yönelmiştir. Şiirin şekil yapısı üzerindeki yenilikleri ise, eski nazım şekilleri üzerindeki değişiklikler ile batılı şekilleri Türk şiirine kazandırmış olmasıdır. Kafiyenin yapısı üzerindeki görüşleri ile "mensur şiir" fikrinin kaynağı gene odur.

Ekrem'in denediği yeni bir edebî tür de tiyatrodur. Dört piyes denemesinin ilk ikisi, Afife Anjelik ile Atala batı kaynaklıdır. Afife Anjelik, kaynağını Genevieve de Barabant efsanesinde bulurken Atala Chateaubriand'm aynı adlı romanının piyes biçimine getirilişidir. İlk telif piyesi Vuslat'ı, Namık Kemal'in Zavallı Çocuk'unun etkisi ile kaleme alınırken, "Gençlerin evlendirilmesi" gibi o dönemin önemli bir sosyal meselesini işler. Çok Bilen Çok Yanılır ise, Binbir Gündüz hikâyelerinden, Ferec Ba'de'ş-şidde'den esinlenerek kaleme alınmış bir komedidir.

Hikâye ve roman türü ise Ekrem'in sanat hayatının son döneminde denediği batılı bir edebî türdür. Saime, sosyal hayatın tenkidi niteliğinde olup ahlâka aykırı görüldüğü için tefrikası sansürce yarıda kesilmiştir. Muhsin Bey ise romantik bir aşkın hikâyesidir ve Greziella'nın etkisi ile kaleme alınmıştır. Son hikâye denemesi Şemsâ, bir hatıra türünde kaleme alınmıştır. Tek romanı Araba Sevdası, romantizmden realizme geçişin bir örneği olurken aynı zamanda gençlerin yanlış eğitilmesi ve batılı yaşayışa şuursuzca özenmenin yaratabileceği felâketleri işlemesi ile bir sosyal tenkit romanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu romanda yarattığı Bihruz Bey tipi, Hüseyin Rahmi'nin Şöhret Bey'inden geçerek Ömer Seyfettin'in Efruz Bey'-ine kadar uzanan bir etki gücüne sahiptir.

Bizde edebî tenkit türünün yerleşmesinde de Ekrem'in katkıları büyüktür. Bu yolda önce o, Nesteren üzerinde Hâmit ile küçük de olsa kırgınlığa kadar uzanan bir yazışmaya girişir ve Kemal'in araya girmesi ile konu tatlıya bağlanır. Onu en çok sıkıştıranlar ise Ta'lim-i Edebiyyat'ın yayımlanması üzerine eski edebiyat geleneğini sürdürenler olmuştur. Başta Elhac İbrahim Efendi olmak üzere başlayan bu yazışmalar, şairin Takdir-i Elhan'ı çıkarması ile daha da yoğunlaşır ve bu kez Muallim Naci onu ağır bir dille tenkit etmeye girişir ve Naci'nin Demdeme'si bu tenkitlerin ürünü olur. Çok geçmeden de "kafiye göze göre mi, yoksa kulağa göre mi?" olmalı tartışması ortaya atılır, dolaylı olarak bu yazışmalara adı karışan Ekrem, kafiyenin kulağa göre olmasını savunur ve yeni yetişenler de onun bu tezini benimseyerek bu yolda başarılı örnekler kaleme alırlar.

Recaizade Mahmut Ekrem'in Eserleri nelerdir?

ŞİİR:

Nağme-i Seher (1871)
Yadigâr-ı Şebâb (1873)
Zemzeme (3 cilt, 1883-1885)
Tefekkür (düzyazı ile karışık, 1888)
Pejmürde (düzyazı ile karışık, 1893)
Nijad Ekrem (2 cilt, anılarla birlikte, 1900-1910)
Nefrin (1914)

ROMAN:

Araba Sevdası (1896-1963)

ÖYKÜ:

Saime (1888)
Muhsin Bey yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1890)
Şemsa (1895)

OYUN:

Afife Anjelik (1870)
Atala yahut Amerikan Vahşileri (1873)
Vuslat yahut Süreksiz Sevinç (1874)
Çok Bilen Çok Yanılır (1916)

DÜZYAZI:

Talim-i Edebiyat (1872)
Takdir-i Elhan (1886)
Kudemaden Birkaç Şair (1888)
Takrizat (1896)

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@