28.08.2020, 20:53

Kalkınmanın anahtarı: Bilim politikası ve buluşcu ekonomi

Araştırmacılar ve bilim adamları bu ülkenin öncü kolu, ufku, umudu ve ruhudur. Bu ülkenin düşünürleri ve bilim adamları; fikir ve sanat, ruh ve hayat atılımının yegâne kaynağı, bu ülkenin beynidir.

Bugünkü sohbetimizde şu soruyu merkeze aldık:

Üniversitelerimizin kalkınmada öncü ve motor haline gelmesi ve beyin fonksiyonu ifa edebilmesi için engelleri neler? Engelleri nasıl aşabiliriz?

Bu sorunun “yavruları” olarak şu sorulardan bir kısmını da gündemimize alacağız.

Ülkemizde sanayi hangi tür araştırmalar yapmalıdır?

Üniversite hangi tür araştırmalara yönlenmelidir?

Üniversitelerimiz ne tür yatırımlar yapmalıdır?

Hangi tür konularda doktoralı bilim adamları yetiştirmeliyiz?

Nerelere yönlenmeliyiz?

Ülkemizin ulusal kaynaklarını bilim ve teknoloji açısından nasıl değerlendirmeliyiz?

Sanayiyi nasıl motive etmeliyiz?

Bu konular üniversite yetkililerimizin neden gündemlerinde yer almaz?

Bakın üniversitelerde yüzlerce binlerce tezler araştırmalar yapılıyor ama bunlar genelde sinai, ekonomik ve kültürel hayatımız ve geleceğimizle alakalı değil.

Düşününki bu kadar üniversite ve on binlerce öğretim elemanına sahipsiniz. Ama onlardan istifade edeceğiniz yaptırımlar ve sistemler yok.

Bir ülkenin geleceği için bundan vahim daha ne olabilir?

Peki hiç düşündünüz mü üniversitelerimizin toplumdan ve kalkınma gerçeklerinden bu kadar uzak kalmasının sebebi nedir?

Şimdi can alıcı ve can yakıcı sorularla ve ülke gerçekleri ile baş başayız.

Herkesin merak ettiği bir soruyla sohbete başlamak istiyorum. Başta üniversitelerimiz olmak üzere araştırma kurumları toplumla etkileşim içinde değiller. Halbuki toplum beden ise üniversite beyin konumuna yükselmeli. Bilim hayatımızda aksesuar konumundan çıkmalı. Yönlendirici ve esas olmalı. Beyin – beden ayrıklığı yaşamamızın temel sebebi nedir? En tabi soru şu değil mi? Üniversitelerimiz topluma ne veriyor? Üniversitelerimizin diploma veren kurumdan öte; kalkınmada öncü fonksiyon ifa edememesini nasıl açıklarsınız? Bilimden bu kadar uzak bir toplum halinde kalmamızın sebebi nedir? Bilimi üretmek ile kullanmak aynı şey midir?

Tabi bunca soruya bir çırpıda cevap vermek mümkün değil. Öncelikle şunu söyleyeyim ki; İleri gitmek için çok çalışmanın anlamı kalmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü çok çalışıp hiç buluş yapmadan sadece buluş yapan ülkeleri zengin ederiz. Ama kendimiz asla zengin olamayız.

Eğitim kişiye doğru soru sormayı öğretmiyorsa, her şeyin cevabının öğretildiği bir eğitiminiz varsa buluşçu ve proje ile iş yapan nesil yetiştiremezsiniz. Sorunlarla karşılaştığında hep başkasından çözüm bekleyen ve “kurtarıcı” arayan kalıpçı çözümlerden medet uman bir insan türü ortaya çıkar. Sorunuzda bahsettiğiniz etkileşim yetmezliğinin ana nedeni eğitim anlayışımızın bütünüyle kalıpların ezberlenmesine dayalı olmasıdır. Kalıpların hakim olduğu yerde etkileşim ne mümkün!...

Yüksek öğretim kurumları niçin vardır? Her şeyden önce durumları, şartları doğru değerlendirebilme becerisine sahip insanlar yetiştirmek için vardır yüksek öğretim kurumları. Toplumun da sanayinin de ihtiyaçları ancak beceriler kazanmış insanlarla karşılanabilir.

Halbuki üniversitelerimiz sanayinin ihtiyaçlarına uygun programlar adı altında varsayıma dayalı bir eğitim sürdürmektedir. Yani uygulamanın içine girmeden ve mesleki hayattan kopuk bir durumdadır. Toplumla sınai/kültürel/iktisadi olarak etkileşimden uzak bir eğitim anlayışı hükmediyor.

- Toplumla etkileşimleri sağlayan gerekli araçlar bilinmiyor mu?

Üniversite sanayi işbirliği adı altında yıllardır, birkaç yüzyıldır bilinen araçların adları konuşulmakta, ama bunların nasıl olup da bir türlü hayata geçiremediğimiz sorusu sorulmamaktadır.

Doğru cevaplara ancak doğru sorular sorarak ulaşabiliriz. Doğru sorular sorulmuş olsaydı muhtemelen cevap da kolayca bulunabilecekti: En etkili sorun çözme aracının doğru sorular tasarımlamak olduğunu öğretemeyen bir eğitim anlayışımız var. Aldığımız eğitimin neticesi olarak tabii. Her şeyin cevabının öğretilen bir eğitim yapısı içinde sorulara ve araştırmaya ihtihaç kalmamaktadır. İlkokuldan itibaren teste dayalı eğitimde cevapları belli soruları ezberleyip duruyoruz.

- Bu durumda göre yüksek öğrenim görmüş insanımızın (dolayısıyla aydınlarımız ve de çözüm mevkiindeki yetkililerin) ortak özelliği nedir sizce?

Kanaatımca soruları olmayışlarıdır. Hepimiz öyle değil miyiz? Kendimize ezberletilmiş, belletilmiş cevapları başkalarına ezbere belletmeye çalışıyoruz. Bunu neredeyse dayatmaya varan zorlamalara kadar vardırıyoruz. Herkes kendi doğrularını başkalarına ikameye çalışmanın peşinde. Sorunları nasıl çözeceğimize dair bir derdimiz yok.

Üniversiteleri toplumu yeniliklerle/buluşlarla buluşturmak için vardır. Bu misyon niçin unutuluyor? Cevabını burada aramak lazım. Cevaplar soruların içindedir aslında.

-Üniversitelerimizden insanımıza kalkınma ve gelişme için hatırı sayılır bir fayda olmuyor mu? Üniversitelerimizde bilimsel bir potansiyel var halbuki..

Var var olmasına. Ama, bu potansiyel olduğu yerde kalmaktadır. Üniversitelerdeki potansiyeli halka taşıyacak mekanizmalar çalıştırılamıyor.

-Konuyu bilim politikasına ve araştırma hedeflerine getirelim isterseniz. Malum nereye gittiğini belirlememiş kaptana hiçbir rüzgarın faydası olmuyor. Üniversitelerimiz, araştırma çalışmalarını yaparken ülkenin öncelikleri esas alınmıyor mu? Yoksa bir başıboşluk mu var?

Bilim politikası ve hedef olmayınca üniversitelerde çok değerli buluşlar yapılsa da bu buluş ve gelişmeler üretime dönüşememektedir.

-Ülkemizde sanayicilerin araştırma geliştirme amacıyla üniversitelere müracaat etmemelerinin ana nedeni ülkemizin “bilim politikasının ve araştırma hedeflerinin” belirlenmemiş olması mı?

Belirlenmiş olsa bile üniversiteleri, hatta hükümeti bile “bağlamaması”, yani hayata geçirilmesi için gerekli tedbirlerin alınmamış olmasıdır. Hedef olmayınca, koruma ve teşvik bulunmayınca üniversite rastgele konularda araştırma yapmak zorunda kalmakta; sanayici de hangi sanayi dallarına yöneleceğini bilememektedir. Ülke olarak bilim ve araştırma hedeflerinin belirlenmiş değil. Belirlenmiş olsa bile kağıt üstünde kalmakta. Çünkü belirlenen hedeflerin hocaları bağlayıcı mekanizmaların olması gerekir. Yani ısrarla uygulanan bir bilim politikası bir araştırma geliştirme siyaseti yok. Bu durum, AR-GE’nin ve üniversite sanayi işbirliğinin oluşmamasının en büyük nedenini teşkil ediyor.

-Konu hazır bilim politikasına gelmişken, bilim politikası yani güdümlü araştırma ve planlı araştırma yapmak, bilimi halkın hizmetine sunmak için çıkış noktaları neler olmalıdır?

Savunma sanayiinde yaptığımız gibi Türkiye bir kere iddialı olacağı alanları belirlemelidir. Örneğin kimya alanında (özellikle sentez, organik, biyokimya) büyük potansiyel var ülkemizde. İkinci iddialı olacağımız alan tarımdır. Özellikle organik tarım ve gıda sanayi.. Avrupa’nın toplam gıda potansiyeli 1 trilyon dolar kadar diyebiliriz. Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasların toplam gıda pazar büyüklüğü 1.5 trilyon dolar aşağı yukarı. Türkiye şimdiye kadar çoğu kere yanlış yöne baktı. Halbuki Türkiye’nin çevresi fırsatlarla dolu.

Kimya ve biyokimya ülkemizin kalkınmada anahtar noktalarından birisi. Türkiye ilaç ve kimyasal maddenin % 90 civarında dışarıdan temin ediyor. Bugün kimya sanayiine yöverilse, güdümlü projelere geçilse dışarıdan aldığımız çoğu ilaçları ve kimyasal maddeleri, çözücüleri, temizlik ve kozmetikleri, gıdalarda kullanılan maddeleri vs kendimiz yapabiliriz. Halbuki kimyasal olan hemen her şeyi dışarıdan alıyoruz. Bilime dayanmayan ve dışarı ile rekabet edemeyen kopya kimya endüstrilerin var olması bizi yanıltmamalı.

-Konu buraya gelmişken, zihnimizde ister istemez şöyle bir soru daha doğuyor. Bilimi ve araştırmayı halkın hizmetin sunmak için işe önce nereden başlamalı?

Öncelikle yapılması gereken Türkiye için kritik olan araştırma önceliklerinin belirlenmesidir. Mesela ülke dışından aldıklarımızın Türkiye’de üretilmesi araştırma önceliklerimizdendir. Araştırma önceliklerini belirledik. Sonra?.. Bu öncelikler ilan edilir. Bu vatandaşa mesajdır. Dünya nerede biz neredeyiz.

O zaman üniversitelere, TÜBİTAK gibi araştırmaları destekleyen ve yönlendiren kurumlara misyon havası gelir. Misyon yani hedef ve araştırma amaçları aşağıdan yukarı doğru süzüle süzüle yükselmelidir. İlgili toplum tabakalarını çözümün bir parçası haline getiren - aşağıdan yukarı yükselen- bu çözüm anlayışı gerçek demokrasinin uygulanmasıdır. O zaman, herkes önceliklere ve hedefe sahip çıkacaktır. Akademisyenler de böylece yönlendirilmiş olacak; devletin kaynakları da belirlenen hedefe ve misyon doğrultusunda kullanılmaya başlayacaktır. İlgili kesimleri bağlayan bilim ve araştırma politika ve stratejileri, sanayicilerimizi hangi alana yatırım yapacakları konusunda belirsizlikten kurtaracaktır. Üniversiteleri de “amaçsız ve işe yaramayan araştırmalarla” uğraşmaktan vazgeçecektir.

Ismarlama hazırlanan bilim politikalarının akibetini biliyoruz (örneğin vizyon 2023). Vizyon 2023 ilgililerin katılımı olmadan (tabandan tavana yükselmeyen) bir bilim politikaları hazırlama örneğidir. Bu yüzden toplum ve sanayi gerçeklerinden kopuk bir şekilde hazırlanan öncelik olarak ileri sürülen onlarca ve hatta yüzlerce araştırma öncelikleri çöle düşen yağmur gibi etkisiz kalmaktadır. TÜBİTAK tarafından oluşturulan bu bilim ve araştırma öncelikleri ilgili kurumları bağlayan yaptırımları bulunmadığından, hedefler kağıt üzerinde kalmaktadır. Bunun en bariz örneği, TÜBİTAK, DPT ve üniversite projelerine destekler verilirken bile, bu önceliklerin kaale alınmamaktadır.

Üniversitelerde çalışanla çalışmayanın bir tutulduğu bir uygulama sürekli şikayet konusu olmaktadır. Örneğin öğretim üyesi profesörlüğü aldıktan sonra elini eteğini araştırmadan çekiyor. Böyle bir hava var. Tabir yerinde ise, ununu eleyip eleğini asıyor.. Halbuki bir öğretim elemanı en verimli çağa profesörlük makamına gelince ulaşmış oluyor. Herkesi araştırma yapmaya mecbur edecek bir sistemi nasıl kurabiliriz?

YÖK hala hocalara ders başına para vererek, onları akademisyen ve araştırmacı değil de esasen bir lise öğretmeni gibi gördüğünü belli ediyor. Halbuki şöyle azıcık kafamızı kaldırıp dünyanın bu işi nasıl yaptığına baksak bizim ne denli bir yanlışlığın içinde olduğumuzu görebiliriz. Doktora-mastır yaptıran her araştırmacı hoca, aldığı fonların bir kısmı öğrencileri "destekler". Onların yeme, içme gibi iaşe paralarını o fondan karşılar. Araştırma desteği amaçlı bu fonlarda müthiş paralar döner, ve o fonları almak için bir yarış meydana gelir. Bilimsel makalelere bakınız, çoğu zaman "bu araştırma, fon no ile (birsayı) ile desteklenmiştir" gibi bir ibare vardır..

Böyle bir sistem kurarsanız hocaların hepsi de araştırma ile uğraşmak zorunda kalacaktır. O zaman proje yapamayan araştırma ile uğraşmayan hoca öğrenci bulamayacak, itibarsız hale gelecektir. Meyvesiz ağaç olarak değerlendirilecektir. İşte size çalışanla çalışmayanı ayırdetmek için gerçek bir ölçüt..

Tabi ki bu paraların dosya yayınlarına, sadece terfi için makale yazmaya gitmesini istemiyorsa devlet oturup araştırma hedeflerini ortaya koyacaktır. Bu durumda hangi bilim dalının ne kadar para alacağını belirleyen devlet olacağı için "bilim dünyasına kendi strateji ihtiyaçları ışığında yön verebilir . O musluğu değil, ötekini açar, bakarsınız ülkenin önceliği ve ihtiyacı olan bilim dalı coşar, öteki yerinde sayar. Bunlar görüldüğü gibi hep bir "seçim" ve tercihten ibarettir. Bu seçimi yapacak olan da tabi "yetkin" bilim adamlarıdır. Ülkenin sanayi-kalkınma temsilcileri bir araya gelerek bilim-araştırma önceliklerini oluşturacaklardır.

Bu açıklamalarınızdan Türkiye’de akademik unvanların veriliş kriterleri vizyon ve misyonsuzluğu ve birimlerdeki başına buyrukluğu teşvik edici mahiyette olduğu anlıyorum. Akademik terfilerde toplumsal hizmetler yerine hali hazırdaki münferit yayınların esas alınması öğretim üyelerinin birimlerinden ve çevresinden kopukluğu pekiştirmiş oluyoruz. Şöyle bir sonuca varıyorum: Mevcut YÖK sistemi üniversite topluma ve halka bilim adına bir şey vermesin. Araştırmanın sahisini, sahih ve gerçek eğitimi vermesin diye tasarlandı diyesi geliyor. Siz ne diyorsunuz?

Çünkü: YÖK, 12 Eylül askeri darbesinin üniversiteleri kışlalaştırmak isteyen mantığının bir ürünü. YÖK, aynı zamanda bir anayasa sorunu. YÖK sistemini değiştirmeden gelişmenin öncüsü ve kalkınmanın motoru bir üniversite inşa etmek mümkün görünmüyor.

Üniversite ve Bilim Kanununu bir an önce çıkarmalıyız.

YÖK sistemi akademisyenlerin sanayiye, kültüre ekonomiye, iş dünyasına faydalı; halkımızın derdine deva çalışmalarda görev almasının önünde bir engel olarak duruyor. .

Sistem, inovasyon niteliği taşıyan, buluş ve üretime yönelik ya da hizmet sektöründe yeniliklere dair çalışmaları adeta yasaklamaktadır.

Çünkü akademik değerlendirmelerde, toplumsal faydalar değil, indeksli (SCI) yabancı dergilerde yayınlanmış makaleler önem ve öncelik arz etmektedir.

Bu uygulama şeklinin bir bakıma ülkenin stratejik bilgilerinin yurt dışına taşınması görevi yaptığını, üniversitelerimizi Batı’nın taşeronu haline getirdiğini defalarca yazdım.

Yabancı dille eğitimi gereğinden fazla yaygınlaştırılmış ve Türkçe yayın yapmayı adeta yasak hale getirmiş bir YÖK SİSTEMİ var.

Mevcut YÖK sisteminin 12 Eylül Darbe Anayasasının ürünü olduğunu unutmayalım. Yeni YÖK yasası hazırlanırken, en önemli değişiklik unvan verilirken yeni kriterler getirilmesi olmalıdır. Doçentlik ve profesörlük gibi unvan verilmesinde öğretim üyesinin bölümüne, kurumuna, yöresine ve tüm ülkeye verdiği hizmet, yetiştirdiği insanlar, kurduğu/oluşturduğu alt yapı ve bilim ekolü gibi gerçek bilimsel kriterleri esas haline getirilmelidir.

Yüksek Öğretim Kanununda öyle değişiklikler yapmalıyız ki, her yıl üniversitede hocalarının, halka ve ve öğrenciye ne verdiği sorgulanabilsin. Bilimsel yayın yapma, “amaç” olmaktan çıkarılmalıdır. Üniversite hocalarına asli görevi, öğrenci yetiştirmek ve bilimi öncelikle kendi toplumu ile paylaşım esas haline getirilmelidir. Sadece YÖK değil, TÜBİTAK, TÜBA, gibi diğer bilim kuruluşları da yeniden yapılandırılmalıdır. Tüm bilim kurumları, doğrudan topluma iktisadi/kültürel/sinai hizmet eder konuma getirilmelidir. Türkiye’nin her yerindeki (yalnız İstanbul, Ankara değil) üniversitelerde yarı bağımsız araştırma merkezleri kurulmalıdır.

-Üniversitelerimizde hocalarımız değerlendirirken, performans kriterleri ele alındığında temel yanlışlık ve eksiklik nedir sizce? Neden Üniversite bilim olarak topluma kaydedeğer bir fayda sağlamıyor?

Proje seçiminde olsun akademik terfilerde olsun akademik değerlendirme kriterlerine bakınca gerek TÜBİTAK olsun ve gerekse de YÖK olsun, gerekse diğer bilim kurumları yayın ve makale yapılınca özellikle uluslar arası atıf dizinine –SCI- giren dergilerde her şey halloluyor havası veriliyor. Bu yüzden de ülkede bilim uygulamaya dönüşmüyor.

Türkiye yayın sayısı bakımından son yıllarda büyük gelişme göstermiştir, dünya sıralamasında iyi bir noktaya geldiği söylenebilir. Ancak uygulamaya yönelik bilim olmadığı için bilimin sahisi yerine, gerçek bilim yerine “yayıncılık” oyununa dönüşüyor. “Göstermelik” yayınlar çıkaran dergiler, göstermelik kongreler düzenleyen kongreler mantar gibi çoğaldı. Önemli olan yayın çıkarmak değil. Onun toplumsal yararını ve uygulamasını ortaya koymaktır.

Üniversitelerimiz sadece yabancı dilde SCI denen bilimsel indekste yer alan dergilerde yayın yapmaya odaklanmış vaziyette. İlginçtir ki kimse şu soruyu sorma idraki ya da cesareti göstermemektedir. Yayın sayısı artınca acaba Türkiye gelişecek mi? Gelişmiş ülkeler gelişmişlik düzeyini SCI yayını ile değil yüksek teknoloji ürünlerinin satış rakamları ile ölçüyorlar. Bu ülkeler işe yararlı bir buluş yaptıklarında onu kesinlikle yayınlamıyorlar. Sonuç çıkarmadan, onu uygulamaya dönüştürmeden, daha gelişmişini bulmadan dışarıya duyurmuyorlar. Kendisi daha üst bir teknolojiye geçince de patent olarak yüklü para ile dışarıya satıyorlar.

Evet, bir ülkenin kalkınmışlığı ve gelişmişliği bilimsel yayın sayısı ile değil, bilimin teknolojiye dönüşmesi ile ölçülür. Bir ülke insanı üniversiteleri ile yenilik ve patent üretebiliyor ve bunu fikri mülkiyet yönetimi ile ticarette kullanabiliyorsa o ülke kalkınabilmektedir.

-İsrail'in bilimsel yayın sayısı Türkiye'den geride olduğu halde patent üretiminde Türkiye'den aşağı yukarı kırk elli kat daha ileride bulunmaktadır. İsrail bu gücünü nereden alıyor?

Bu sorunuza cevabı, İsrail’de uygulanan üniversite sistemine bakarak da verebiliriz. Bir ara İsrail’deki üniversite yapısını inceleme imkanı bulmuştum. İsrail'de üniversitelerde ve enstitülerde de her iki yılda bir araştırmacı ve bilim adamları bilimsel çalışma kalitesi ve topluma sanayiye katkısı ile değerlendirilir. Bizde olduğu gibi çalışanla çalışmayanın aynı seviyede tutulduğu, ucuz kriterlerle doçent ve profesör olma anlayışı yoktur. Doktora ve yüksek lisans çalışmaları çoğu kere bizzat uygulamanın içinden –sanayinin problemlerinden seçilir. Bir bilim adamı yükselirken sadece yayın ve makale adedi kriter değildir. Bilim adamının, yetiştirdiği araştırmacı sayısı, İsrail endüstrisi için yaptığı katkılar (sinai/ekonomik/kültürel), çalıştığı kuruma ve birimine yaptıkları, ulusal komitelerdeki rolü ve diğer etkinlikler, hatta topluma hitap eden seminerleri bile dikkate alınır.

Bizde bakan ve bürokratların bilimsel toplantılarda boy göstermesi adetten değildir. Bakan ve bürokrat yetkilileri sempozyuma katılmaların adetten olduğunu İsrail'de (Kudüs) katıldığım bir kimya kongresinde bizzat şahin oldum. Açılıştan sonra hemen ayrılmadığını görmüştüm. Sonra öğrendim ki bu mutat bir durum ve bilimsel kongreler ilgili bakanlık ve yetkililerce dikkatle izlenmekte, sonuçları değerlendirilmektedir.

-Ülkemiz sanayisinde bilimin sağlam temellerine göre üretim yapabilir hale gelmesi ve kopyalama devrinin son bulması için yapılması gerekenleri toparlarsak, neler söylersiniz?

Son yıllarda kendi uydumuzu ve kendi modern silahlarımızı üretmemiz gösteriyor ki hedef konulduğu ve akıllı bilim politikaları uygulandığı takdirde Türkiye’de ileri teknoloji ürünlerini hayata geçirecek potansiyeli var.

Siyasilerimiz parayı bastırınca teknolojiyi satın alırız anlayışından vazgeçmelidir. Teknoloji transferi yoluyla, lisans ve patent satın alma anlayışı ile ülkenin gerçek anlamda ileri
gitmesi mümkün değildir. Türkiye’yi teknoloji, sınai donanım konusunda başka devletlere bağımlı halden kurtarmanın yolu şu: Israrla takip edilen ve doğru bir şekilde belirlenmiş bilim ve araştırma politikaları. Evet, nereye gittiğini bilmeyen bir kaptan için hiçbir rüzgarın faydası yoktur. Bizim ne yaptığımız değil, ne işe yaradığı önemlidir. Uygulamaya dönüşmeyen bilginin önemi yoktur.

-Tekrar toparlayacak olursa sonuç olarak neler söylersiniz?

Ülkelerin gerçek gelişmişliği ve kalkınmışlığı yüksek teknoloji ürünlerini üretme ölçüsü ile değerlendiriliyor.

Gerçek kalkınma ancak inovasyon, Ar-Ge ve patent gücünü harekete geçirmek ile mümkün…

O halde yapmamız gerekenin cevabı oldukça açık. Başkalarının buluşlarını kopya etmekten vazgeçip kendi buluşlarımızı yapmak. Patent satın alarak, kopyalayarak hiç bir ülkenin ileri gittiği görülmemiştir

Sonuç olarak, üniversitelerin yerelleşmesini sağlamanın yollarına bakmalıyız. Üniversite bulunduğu yörenin kültürü, edebiyatı, sanat ve iktisadı ile iç içe olmalıdır. Üniversite halka karşı ördüğü duvarları yıkmalıdır. Halkla kucaklaşmalı; öncelikle yerel sorunlarla uğraşmalı.

Tabii uluslararası bilime de katkısı olmalıdır. Ancak, daha en temel bilgilerin bile halka mal olmadığı; değil ileri teknolojinin, yaygın teknoloji için bile örneğin basit bir makinenin geliştirilmesi için sanayicinin üniversiteden yardım alamadığı şu ortamda yabancı dilde yayın yapmayı esas haline getirmek hangi mantığın ürünü?

Bu uygulama ile Ülke bilimini gelişmiş ülkelerin taşeronu haline getirmiş oluyorsunuz. Çünkü bu çalışmaları ileri götüren ve uygulamaya (ürüne) dönüştüren yabancılar oluyor.

Dikkat edelim ki ülkenin iktisaden kalkınması, halkın refahı ve özgüvenini kazanması ve Batının şuursuz pazar yeri olmaktan kurtulması, üniversitelerin insanımızla dinamik bağlar oluşturmasına bağlıdır.

Bir kere bilim haysiyetine ve milli onura sahip kişiler bilim kurumlarımızın başına geçmesi esas olmalıdır. Gerçek uzmanları ve işi bilenleri etkili ve yetkili hale getirelim. Onlara güvenelim. Liyakatlı insanların önünü açalım. Liyakatlı ve ehil insanların görev alması ile ekonominin ihtiyaçları bir bir çözüm bulacaktır; üniversiteler bulunduğu bölgenin, toprağın ihtiyaçları ile ilgilenecektir.

Yorumlar (3)

Gelişmelerden Haberdar Olun

@